KURT İLE EŞEK

Kurt ile eşek tartışıyormuş.
Kurt: Çimen yeşildir, demiş.
Eşek: Hayır, çimen sarıdır, diye cevap vermiş.
Tartışma bu şekilde uzamış ve her iki taraf da anlaşamayınca ormanlar kralı Aslan’ın hakemliğine başvurmak durumunda kalmışlar. Durumu Aslan’a anlatmışlar.
Olayı her iki taraftan da dinleyen Aslan Kurt’a bir ay hapis cezası vermiş. Eşeği de salıvermiş.
Kurt hapse götürülürken, Aslan’a sormuş:
“Gerçekten çimeni sarı mı görüyorsun?”
Aslan “hayır” cevabını vermiş.
Kurt “o zaman bana neden hapis cezası verdin?” diye sormuş.
Aslan cevap vermiş: “Eşek ile tartıştığın için…”
Özür Dilerim

Franz Kafka en yakın arkadaşı Max Brood’la tatsız bir olay yaşadıktan sonra şu vurucu cümleyi kurar “Beni üzecek gücü sana verdiğim için kendimden özür dilerim.”
Zeka, akıl ve hikmet

İnsan zihninin üç aşaması vardır. Bunlar : Zeka, akıl ve hikmettir.
Zeka, çabuk öğrenmeyi, anlamayı ve düşünmeyi kapsayan bir olgudur.
Zeka, fikir üretimi yapmaz, materyalist kavramlarla ilgilenir ve egosantriktir, yani yalnız kendi çıkarlarına çalışır.
Akıl ise, objektif bilgiyi belirli bir sistematik çerçevesinde elde etmesini ve bu bilgiyi başka bilgileri elde etmeye yarayacak şekilde değerlendirmesini sağlayan zihni kabiliyettir.
Akıl, fikir üretimi yapar, basit çağrışımlar ve içgüdülerle değil, muhakeme yoluyla yargılar ve hareket eder. Akıl, yalnız kendisi için çalışmaz, hareketinde vicdanının sesini dinler, olayın sonucunu tahmin eder ve anti sosyal davranışta bulunmaz. İşte akıl ile zeka arasındaki temel farklılıklar bunlardır fakat burada hemen bir şeyden de bahsetmek gerekmektedir. Akıl ve zeka arasında karşılıklı bir ilişki vardır, ikisi de aynı zamanda birbiri için çalışır. Zeki insan, durum değerlendirmesini hızla yaparak bunu bilgiye dönüştürür ve aklının hizmetine sunar. Yani bir insanın zekasının iyi çalışması aklını da olumlu yönde etkileyebilmektedir. Aynı şekilde akıllı bir insan çabuk karar verme durumunda bildiklerini zekaya dönüştürebilmekte ve sorunu çözebilmektedir. Bu karşılıklı yardımlaşmaya rağmen ne ilginçtir ki birisinin olması diğerinin de olmasını gerektirmemektedir. Örneğin psikopatların veya dolandırıcıların çoğu çok zekidir. Ama yaptıkları hareketlerin sorumluluğunu kavrayamadıkları için yani akıllı davranamadıkları için zarar verirler. Aynı şekilde akıllı olup bunu kendi çıkarlarını ön plana çıkaracak zekaya dönüştürmeyen insanlar da vardır. Örneğin bilim adamları gibi. Fakat aklını kötü amaçlı zeka faaliyetlerine dönüştüren insanlar da çıkabilmekte ve en tehlikeli insanlar da bunlar olmaktadır, örneğin Amerika’da yakalan bombacı matematik profesörü gibi.
Zeka, çoğu zaman aklın önüne çıkmaya çalışır. Bir insan zekasını eğitebilirse, aklı ile birlikte hareket etmesini ve onun faydasına çalışmasını sağlayabilir. Zeka bir süzgeç gibi davranır ve istediği bilgileri
içeri alır. Eğitilmiş ve aklın kontrolündeki zeka, işe yarar faydalı zekadır.
Eğer siz zekanızı faydalı şeyler ile meşgul etmezseniz, o sizi faydasız
şeylerle meşgul edecektir. İnsana verilmiş bu üstün niteliği eğitip
insanlığın yararına kullanmalıyız.
Hikmet’e gelince; akıl zekanın erdemi, hikmet ise aklın erdemidir.
Hikmet, bilgelik, hakimlik demektir. Akıllı kişi belli bir konu üzerinde fikir
üretimi yapar, hikmet sahibi kimse fikir yaratabilir. Hikmetin içinde, akıl,
zeka ve sezgi aynı anda vardır. Tasavvufta hikmet, ilahi bir çoşkunlukla
aklın sınırlarını aşan, çoklukta birliği ve herşeyde Allah’ı gören aşktır.
Akıl ilerledikçe hikmete doğru dönüşüm göstermektedir. Akıl insanı bir
noktaya kadar olgunlaştırır, bu noktadan itibaren, sezgi işe başlar çünkü
bazı şeylerin açıklanmasında akıl yetersiz kalmaktadır. Böylece
diyebiliriz ki, ruhun tekamülünün en önemli aracı, aklın rehberliğindeki
sezgi gücüdür.
Toparlayacak olursak; zihnimizin üç gelişim evresi vardır, hayatımızın üç
evresi olduğu gibi. Gençlik veya çıraklık döneminde zeka bizim
hareketlerimizde baskındır. Gelişkinlik veya kalfalık döneminde akıl
zekanın önüne çıkmaya başlar. Olgunluk veya ustalık döneminde ise
aklımızı, zekamızı ve sezgimizi birleştirip hikmet sahibi oluruz.
BİLİYORDUM

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi.
Asker en iyi arkadaşının az ileride, kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
insanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar.
Asker teğmenine koştu hemen:
– Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?
“Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen
– Gitmeğe değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakin!
Ama asker o kadar ısrar etti ki, teğmen izin vermek zorunda kaldı.
– Peki, dene bakalım! Asker yoğun ateş altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadaşının yanına kadar gitti, yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi taşıdı.
Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
Teğmen koşup yaralıya bir göz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere döndü:
– Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez, dememiş miydim! Bu zaten ölmüş
– Değdi Komutanım, değdi! dedi asker.
– Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?
– Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim icin…
Hıçkırarak, arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
“Geleceğini biliyordum!” GELECEGİNİ BİLİYORDUM!
Karımı 1998’in sonbaharında kaybettim…

(Ayşe ARMAN ın 2002 deki köşe yazısından)
Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.
Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, ‘‘Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri’’ derdi.
Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.
97’in bir gecesinde onu aldattım.
Oysa, ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim.
Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.
Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece:
– Biliyorum dedi.
***
İzmir‘e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim.
Fotoğraflarımıza bakıyordum yine.
Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim.
A
R
K
A
S
I
N
Gerisi için yılları yetmemişti.
Ama sanırım ‘‘Arkasına bak’’ filan yazmaya niyetlenmişti.
Hemen çerçevelerin arkasına baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.
***
İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı!
Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.
1997’deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.
Ve içinden şu sözler çıktı:
‘‘14 Mart 1997/ Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum…’’
***
2002’deyiz.
Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor.
İçim acıyor şimdi.
Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor…
Sadece paylaşmak istedim.
Hıncal Uluç – Şiirli Bir Aşk Hikayesi

Üniversiteli delikanlı kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.
Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.
Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.
O kadar yakındılar.
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.
Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti.
Az sonra bir şeyi daha hissetti.
Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.
Kız servis atarken hemen önünden geçti.
Göz göze geldiler. Kız gülümsedi.
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.
Kız onu tanımış olmalıydı.
Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.
Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.
Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karsıya gitti.
Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.
Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.
Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. “anladım” der gibi bir gülümseyişti bu.
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.
Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım o dünyalar şirini kızı görmek için.
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.
Dahası. Ankara Koleji’nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek icin.
Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır Olmuşlardı.
O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.
Kız çok şaşırdı, karşısında sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar.
Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.
O kızdan fena halde hoşlanıyordu.
Galiba, kız da ona karşı boş değildi.
Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.
O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.
Kaptan “tabi” dedi… “Bu hafta sonu güzel bir konser var.
Beraber, gitmeye karar vermiştik zaten.
Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız…
“Mutluluk işte bu olmalı” diye düşündü delikanlı. “Mutluluk işte bu …”
Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.
Konser gününü de hiç ama hiç unutamadı.
O ne heyecandı öyle.
Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.
El sıkıştılar. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.
Voleybol takımı kaptanı, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı.
Delikanlı ile kız yan yana düştüler.
İnanamıyordu delikanlı.
Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.
Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor.
Delikanlı, sahne de dünyanın en romantik şarkısı söylenirken -o an dünyanın bütün sarkılları dünyanın en romantik şarkısıydı.
O eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.
Ama uzatamıyordu işte elini.
Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.
Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.
Kızın omuzuna değil. Koltuğun üzerine.
Sonra kız arkaya yaslandı.
Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.
Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.
Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.
Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.
Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.
Yarın Adana’da maçımız var.
Gözlerimiz sizi arayacak.
Hayır!, aramayacaktı.
Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.
Cebinde onu otobüsle Adana’ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de, Adana kebap yedirecek kadar para vardı.
Gece yarısı kalkan otobüse bindi.
Sabah erkenden Adana’ya indi.
Mac saatine kadar başı boş dolaştı.
Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.
Takımlar sahaya çıkarken, salonda ki en heyecanlı seyirci oydu.
Maç falan değildi sebep tabii.
İlk sette kız farkın da bile değildi onun.
Nerden olsundu ki? İkinci sette öbür tarafa gittiler.
Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.
Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade biraz mutluluk, birazda gurur vardı sanki.
Ankara’nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti.
Tek kelime konuşmadan.
Konuşmaya gelmemişti ki.
Kız “keşke orada olsaydın” demişti.
O da olmuştu işte. Hepsi o.
Ona, o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında.
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı.
Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.
Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.
Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.
Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.
Kızın karşıdan geldiğini gördü.
Koşarak yanına gitti.
“Bu sana” diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.
Kız, Necip Fazıl’ın dört satırını okurken.
Ne hasta beklerdi sabahı
Ve ne genç ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.
Kız karşıdan geliyordu.
Bu defa yanında arkadaşları yoktu.
Yalnızdı.
Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.
Gözlerine inanamadı genç adam.
Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.
Evet, çağırıyordu işte.
Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.
“Sana bir şeyler söylemek istiyorum” dedi kız.
O’da heyecanlıydı, belli.
Bak iyi dinle.. dünkü satırlar için çok teşekkürler.
Herhalde hissettin, bende senden hoşlanıyorum.
Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var.
Ondanda hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.
Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.
Delikanlı : “O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni” dedi hiç nefessiz.
Ayrıldı kızın yanından.
Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.
Bir daha onu hiç görmeden.
Yıllarca sonra Levent Yüksel’in söyleyeceği şarkıda ki Sezen’in sözlerini O, o zaman biliyordu sanki.
Aşk onurlu olmalıydı.
Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.
Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.
Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.
Heyecanla bekledi.
Hırsla, arzuyla bekledi.
Umutla, umutsuzlukla bekledi.
Bazen öfkeyle bekledi.
Ama bekledi.
Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.
Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.
İki dörtlüktü şiir.
İlki kıza verdiği.
Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.
O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.
Cebine koydu. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.
Okullar kapandı, açıldı.
Aylar, aylar geçti.
Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.
Günlerdir seni arıyorum dedi kız.
Günlerdir seni arıyorum. işte sana haber.
Artık hayatımda hiç kimse yok!.
Yaa dedi delikanlı. Yaa dedi sadece.
Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı. “Yaaa!..”
Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.
Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün dedi.
Bu da sonu onun.
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.
Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken…
Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti.
Delikanlı bugün hala düşünüyor.
O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını?
Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.
O sevgilinin kendisi bile.
Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?
Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba?
Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hala bilmiyor…
Hıncal Uluç








