Dostluk ve Arkadaşlık üzerine; Buz Tutan Samimiyet

Eskiden arkadaş dost bildiğim herkesi hayatımın merkezine koyarken, kendimi en dışarıda bıraktığımı fark ettim. Bu farkındalıkla birlikte, zamanla çevremi elemeye başladım. Fakat sonra durup kendime sordum: “Elemek kibirden gelir, ben kimim ki?”

Aslında meselenin kibirle alakası yoktu; mesele, kiminle yan yana yürürken artık ruhunun üşümediğiydi. Gönlümdeki elek o kadar yoruldu ki, artık kimseyi elerken bile efor sarf etmiyordum; sarsıldıkça kendileri düşüyorlardı. Eskiden olsa dünyayı ayağa kaldıracağım mevzularda, artık sadece “peki” deyip arkamı dönüyorum. Bu bir kabulleniş değil, sessiz bir tükeniş.

Artık kimsenin niyetini çözmeye, yanlışlarını düzeltmeye çalışmıyorum. Yoruldum. Canımı sıkanlara ayıracak bir dakikam bile kalmadı; çünkü artık o dakikaları sadece kendimi onarmak için ya da ailem için kullanıyorum. Kırılan parçalarımı da bir daha kimsenin üzerine basmaması için güvenli limana çekiyorum. Kim nerede kalmak istiyorsa, orada kalsın.

Sevgi nasıl kendiliğinden geliyorsa, soğumak da öyle oluyor işte… Isınmayan bir ocağı üfleyerek harlamasını sağlamak sadece senin nefesini tüketir; bazen sönmesine izin vermek, kendin için yapacağın en büyük iyiliktir. Eğer birinin varlığı sende bir ağırlık yapıyorsa, o bağı koparmak için haklı bir sebep aramayı bırakmalısın. İyi hissetmemek, gitmek için yeterli bir pusuladır.

Kırgınlıklar bir günde bitirmez insanı; her gün azar azar, sessizce birikir ve sonunda o son damla bardağı taşıran damladır. Arkadaşlığı kurtarmak için affetmek, alttan almak, çabalamak bir noktadan sonra fayda etmez sadece gidişi geciktirip kırgınlığı büyütür.

Artık; affetmek buzu eritmiyor, sadece çıplak ellerle o buza dokunmayı bırakıyorsun. Hayal kırıklığı öyle bir nokta ki, oraya vardığınızda artık ne kavga edecek gücünüz kalıyor ne de affedecek bir yeriniz. Canımı sıkan her tavır, araya bir buz kalıbı daha koyuyor. Kimseyi kibirle elemiyorum; sadece ruhumdaki o ağır tahammül hırkasını çıkarıp atıyorum.

Arkadaşlık kurarken biraz da şansınız olacak. Zaten insanların geneli aziz nesin örneğindeki gibi tuhaf 🙂 bunu siyasi anlamda söylemiyorum genel olarak dünya genelinde bu oran zaten böyledir kalanların da sizin frekansınızda olacakların sayısı çok azdır. Üstelik insanları baştan tanıyamıyorsunuz. Siz karşı tarafa değer verirken aynı değeri bulacağınızı düşünüyorsunuz. Aksi düşünce zaten enayilik gibi olurdu. İnsan, doğası gereği verdiği değerin karşılığını bekler; çünkü samimiyet ticari bir alışveriş olmasa da bir denge işidir. Karşı tarafa açtığın kredinin, gösterdiğin özenin aynısını beklemek en doğal hakkındır. Aksi bir beklentiyle yola çıkmak zaten baştan kendini kullandırmayı kabul etmek olurdu.

Bir de insanların kendine has psikolojik sorunları var ki bunları da göğüsleyebilmelisin. Ama her problem göğüslenecek cinsten olmuyor bazen. Dostlukta fedakarlık ve sabır elbette vardır ama bu, karşı tarafın psikolojik dehlizlerinde kendini kaybetmek, onların egosuna yakıt olmak anlamına gelmez. Bir insanı her şeyiyle kabul etmek, onun seni tüketmesine izin vermek değildir!

Arkadaşlık sevgiyle kurulabilir fakat onu ayakta tutan yegane temel karşılıklı saygıdır; bir insanın sizin hassasiyetlerinize, zamanınıza ve feda ettiklerinize saygı duymadığını gördüğünüz an, o dostluğun çatısı tamamen çökmüş demektir. Çünkü saygının tükendiği yerde ne paylaşılan geçmişin bir hükmü kalır ne de geleceğe dair verilecek yeni bir şansın değeri.

Fedakarlık limitlerini sona dayadığın dost bildiğin insan bir gün bir bakmışsın seni hiçe saymış ortadan kaybolmuş. Yıllar giren bir sessizliğin ardından hiçbir şey olmamış gibi geri gelmeye çalışmış. İçindeki o son samimiyet kırıntısına hürmet edip bir şans daha vermişsin; fakat ilk fikir ayrılığında yine aynı pervasızlıkla arkasını tekrar dönmüş. İşte bunun adı dostluk değil, “keyfi samimiyet” yani bencilce bir alışkanlık hali. Karşı taraf hayatında boşluk hissettiğinde, canı sıkıldığında ya da onaylanmaya ihtiyaç duyduğunda seni bir “güvenli liman” olarak görüp geri geliyor; işi bittiğinde veya ilk tartışmada yine kapıyı çarpıp çıkıyor. Arkadaşlığı kurtarmak için çabalamak, bir noktadan sonra fayda etmiyor; sadece gidişi geciktirip kırgınlığı büyütüyor. Sen dostluğu; gerektiğinde fırtınaları göğüslemeyi, kimi zaman kendi huzurundan bile vazgeçmeyi göze alacak bir mertebede yaşarken; karşı taraf ilk yağmurda seni dışarıda bırakıp kendi lüksünden zerre ödün vermeden seni bir solukta harcayabiliyor. İşte o an anlıyorsun ki; senin gönlündeki dostluk mertebesi ile başkalarının menfaat kefesi aynı ağırlığı tartmıyor.

Ve Franz Kafka nın şu sözü aklıma geliyor…

Beni üzecek gücü sana verdiğim için kendimden özür dilerim…

Belirsiz bir döngüde sürekli üzülmektense, bir kere üzülüp sonrasında o net huzura kavuşmak çok daha kıymetli. Şimdi belki biraz üşüyorum ama en azından artık o ağır yükü taşımıyorum. Buz tutan samimiyetlerin arkasından bakarken hissettiğim tek şey; derin, soğuk ama huzurlu bir boşluk.

Belki bin tane arkadaşım oldu ama aradığım o saf dostluğu bulamadım desem yeridir. Ailenize kıymet verin. Ailenize vaktinizi ayırın.

İdris Koçovalının da dediği gibi AİLE HER ŞEYDİR. 🙂 Umarım onlar da dostlarınız gibi olmazlar…

Hoşça kalın…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sitemizin başındaki 3 rakamı yazınız.

🌙 Gece Modu
Scroll to Top